Sevginin hiç bitmeyen renkli sesleri…

Kokusuyla sarhoş eden, cennetin bir dünya hali
kapadığımda gözlerimi geceleri
giriyor düşlerimden içeri,
okşayarak uyandırıyor her sabah
gönlüme dolan pırıltıları
fısıldıyor, kulağımda sevginin hiç bitmeyen renkli sesleri…

Bakıyorum; her gün kat ettiğim sokaklara,
bildiğim o sokaklar değilmiş artık,
soluduğum hava, gök kubbe ne kadar dostmuş,
hiç görmemişim;
çiseleyen yağmurların mutluluk öpüşü taneciklerini,
dokunduğum tenler, dilimden düşmeyen şarkılar,
yeni fark ediyorum
neyin büyüsü gibiymiş bütün yüzler…

Dalıp dalıp gidiyorum kemana,
ruhun sesi, aşkın renklerini seslendirişine,
farklıymış bütün bir hayat
habersiz bekleyip durmuşum yıllarca meğer
bir bahar sabahında koklayacağım goncayı…
Siyah beyaz değil
cıvıl cıvıl menekşelerin renkleri,
sevinçler; veda ettiğim
bir zamanlara nazire edercesine
çağlayan gibi dolduruyor gönlümü,
içim içime sığmıyor,
mutluluk; avuç avuç içilecek berrak su gibi
ışıl ışıl
bütün sesler ince saz,
meleklerin adları artık ezberimde,
kehaneti avuçlarımda burçlarının…

Umutlarımın buluştuğu gecelerde
sonsuzluk hayaliyle ruhumu sıcacık ısıtmak isteyen
rüyalar için ay ışığı sabırsız,
yıldızları arkasına almış mehtap, güneşi kovalar olmuş…
Sert esen soğuk rüzgarlar birer yaz esintisi
hayatın nefesi
bütün güvercinler beyaz
tebessümün gölgeleri olmuş
yüzlerde kaybolmuş çizgiler,
ayrılıklar dersen; umutlar kıyamete taşınınca
kavuşma anı kadar zevke dönmüş…

Saklı bahçede kalmış,
yıllarca kırmızı tek bir gonca hep taze
nasılda gizlenmiş akıl alan cazibe,
baktığımda pembeye dönüyor
sevince gözlerini
al al kırmızıya koşuyor bir anda kadife teni,
saklı bahçenin yeganesi bu, anlaşılmıyor,
nedendir özenle tutulmuş orada
belli ki bir kadere işaret ediliyor…
Fark edilme anında; hayat iksiri gonca
bütün sihriyle kanat çırparak bir hayata giriyor…
Ve büyüleme anı;
renklerin,
bütün bilinenlerin,
bilinmeyenlerle değişim anı,
mutluluk rüzgarları doluyor,
şaşırmış garip ruhun bütün derinliklerine
“ben” veda ediyor vazgeçemiyor artık,
bütün ezberler kayboluyor,
Ve bitmeyecek esrarıyla bir aşk hikayesi böyle başlıyor…

479213Hikayenin sevgilisi,
saçlarındaki ay ışığı tacıyla seçilmiş güzellik perisi;
bütün sırlarıyla elde ettiği bir kalbin
korunduğu en müstesna köşesinde
aşka dair yaktığı kor ateşin hiç bitirmeyeceği hicranı,
zevke dönüştürdüğü hüznün alevleriyle divane olmuş,

Leylasını yaşayan Mecnunun
sonsuza kadar devam edecek derdi,
bu dünyada yaşayan kavli
bir gerçekle bir hayalin buluşması
adı “Sen” olan sevdanın masalı…

Orhan Çimen

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Bir dokunuş ve sonrasında bir nefes…

Sen’le başladık, Rüya’dayız zamanın…
Aşk Ateşi mi yoksa Siyah Lale mi
adı hikayemizin son durağının…
Öyle ağırlaştı ki taşıyamıyorum sensizlik yükünü,
unutuyorum bir dünyayı
kaybettim cesaretin sana dair bütün yollarını,
gel diyemiyorum konuşamıyor dili yok hicran acılarının,
bir ses bir dokunuş
belki de bir nefes yeniden yüreklendirecek sesimi…
Kapattım kendimi mahpushanedeyim
bütün sesler, bakışan bütün gözler,
nasıl oldu bilmiyorum hepsine sen diyorum…
Silindi bütün isimler
her çalan telefonda adını görüyorum.
Mütereddit, biraz korkak,
bazen sevinçten boğulur gibiyim,
açıyorum telefonları…
Hele akşamları bir ağırlık çöküyor göğsümün tam ortasına,
ah diyorum sen olmasan da
sen gibi telefonum bir titretse…
Hüznümü bir melodi ile senleştiriyorum,
yumuyorum gözlerimi,
enstrümanın her ince sesi
davet ediyor sanki seni,
hayal bu ya
gülen yüzünle naz etmeden geliyorsun yanıma,
önce bir dokunuşun, alev alev
sonra nefeslerimiz karışıyor öylesine acele
yüz yıllık özlemin vuslat anı
sıkı sıkıya kapatıyorum göz kapaklarımı
öyle sıkıyorum ki
hiç gitmemek üzere sokuyorum seni hayatıma…
Saniyeler de sürse
hayalin bile sensiz yaşanmış bin yıllık bir ömürden daha güzel…
Bir bakış bir dokunuş ve sonrasında bir nefes
Öyle güzelsin ki…

Orhan Çimen

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Siyah Lâle…

Bahardı seni bana getiren mevsim,
öylesine mahcup, bakınca gölgelerle doluyordu yüzündeki tebessümler…
Ardından, bir yaz akşamıydı muhteşemdin mor ötesi siyah lâle…
Narin boynun, çekici saltanatın asil duruşunda saklanıyordu siyah lâleler…

siyah_laleZarafetin gizemini, rüzgârın muhteşem ahengiyle öpüştüren
kadife tenli laleler gibi salınıyordun uzaktan baktığımda siyahlar içinde
suskun lâle sessizliği vardı yüzünde…
Fark etmiştin o zaman karşında duran aşkın bir çift gözünü,
Artık biliyordun sarsılmaz gücünü
ve anlamıştın ellerinde tuttuğun esaret mührünü…

Lâle bahçelerinin en güzel siyahı;
kördüğümü ile düğümlemişsin yüreğimi,
ayrılık yeminleri de beyhude, hiç fark etmiyor,
çözemiyorum, aklımın yetmediği sihrini…
Kelebekler gibi kıpır kıpır uçuşan ruhunun peşinden,
çocuk saflığı ile koşuyorum.
Mahcup yüzüne benziyor Ay’ın bütün halleri,
durmadan değişiyor sevginin gözlerindeki ışıltılı renkleri…
Göğüs kafesime sığdırıyorum, aşka dair masumiyetleri
sende tekleştiriyorum sevgileri ve bütün sevilecekleri…

Senin aşkını yaşamak,
bütün bir âlemi, sonsuzluk penceresinden seyretmek gibi…
Uçsuz bucaksız gökyüzünde nefeslerimizin karıştığını düşlemek,
morun büyüsünde eriyip kaybolmak gibi…
Bazen diz çökülesi cömertliğin, kimi zaman yüreğime saldığın korkuların,
mehtabın hülyalı renkleri gibi…

Sen ezelden yazılmışsın avuçlarımdaki kalp çizgilerine
bitmiyor hicran ateşin,
terk edemiyorum, alev alev sarıyorsun ruhumu
aşkınla dolup taşıyorum…
Tutulmuşum ince hastalığına, çaresiz açıyorum bağrımı,
gözyaşlarım pınarlarında donmuş, lâl olmuş dillerim
hiç ayrılamadığım hayal durağında yıllanmış bekliyorum;
unutmuşum lisanı lügati istesem de artık konuşamıyorum
yetmiyor nefesim, semaya yükseliyor inlemelerim…

Hasretim sana yokluğunla tel tel dökülüyor ruhum…
Kara kışta gibiyim çok üşüyorum, teninin sıcaklığını özlüyorum…
Sensiz yürüdüğüm bütün yollarda şaşkın bir garibim, kayboluyorum…
Taşıyamıyorum kaç bin oldu? Kaç bin kere ettiğim ayrılık yeminleri,
sonra kendi kendime sakladığım öfke nöbetleri…
Yapabildiğim tek şey; isyan etmek sensiz geçen zamanlara,
yenik düşüyorum tutkuna, pişman oluyorum tutunmak için sevdana
yakarışlarla dönüyorum aşkının ilk heyecanına,
Sana koşuyorum, Seni, imkansızı, bırakamıyorum…

Lâle bahçelerinin en güzel siyahı;
hiç durmadan hırpaladığın tükenmek bilmeyen umutlarım;
heyecandan titrerken sarıldığım, yalnızlığımın yakuttan örtüsü…
Sen öyle değerlisin ki; kusursuz endamına yetmiyor irfanım…
Muhabbet kuşu oluyorum, çılgınlık ötesi kıskanıyorum
şahin oluyor kanat çırpıyorum etrafında, dönüp duruyorum çığlık çığlığa…

Seni öyle çok seviyorum ki;
üzülsem de efkârın içinde Sen olunca sevinçle doluyorum,
sevdanın bütün matem acılarıyla zevkten zevke koşuyorum…
Rüyalardayım geceler boyu hep seninle;
ölümle hayat arasındaki bir zamanı
yaşarken ölünen, ruhlarımızın semalara çıktığı zamanı,
tadıyorum aşkların zaman tanımaz zaman ötesi zamanını…

Sen öyle güzelsin ki;
Ne sözler anlatabilir ne de sazlar hali hakikatini,
üzerinde sanki arşın karanlık gölgesi
resmedebilir seni ancak baharın bir tek siyah lâlesi…
Cennetim bab-ı esrar gözlerine dalsam
sonsuzluğunda sır olup, hüznünde kaybolsam…
Ve ben bir dilek tutsam;
Sen, ne olur bana gel desen
kirpiklerinin kavuşma anı dokunuşunda,
titretse dudaklarımı sıcacık bir busen…
Aşkın doyumsuz sihrinde, kâinatın bilinmeyen gizeminde
seninle kanatlanıp uçsam ve burcunla hayatına girsem
okşarken saçlarını, her bir teline nâmeler yazsam,
kudretine sığınsam ve boyun eğsem gücüne
Bin ömür yaşasam seninle; Sen sultan, ben kölen olsam…

Orhan Çimen

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Ah Kûfe!

Ah Kûfe!
Piri can Hüseyn’i saramadın kollarınla,
su su diye inleyen;
İmam Ali’nin can paresi
torun Asgarı koruyamadın,
kalleş Kahil ‘in zalim oklarına,
siper olamadın
parçaladı
altı aylık bebeyi oklarıyla
babasının avuçları ortasında,
bir bir gönderdin toprağa
Yetmiş iki yiğidi,
Ali Ekber’i, Kasım’ı,
Alemdar’ı,
katil Cevşen’e teslim ettin
yer yüzünün süsü
“cennet gençlerinin seyidi”
efendisi,
Kerbela yiğidi
Dünya “Çiçeği”
Hüseyn’i…
Yerle bir olsaydın,
Toz olup yok olsaydın,
“Emaneti” korusaydın
Kıyamete kadar sürecek
Katliam acısını yüreklerimize koymasaydın…
Ciğerleri sızlattın,
Gönülleri kanattın
Gözlerimize doldun
kan olup aktın
suyun ihaneti,
tarihin amansız kederi;
Kerbela…

Orhan ÇİMEN

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Tuvaller, bittiğini fısıldıyorlar renklerin…

Renkleri solmuş resimlerin
bakışlardan çok uzakta
çatılar arasında tozlu raflarda…

Bir zamanlar benzersiz bezenmişti,
öylesine göz alıcı hayalin;
bir an önce
kucaklaşmak isteyen
sabırsız tuvalin heyecanı,
renklerin; arzuyla dokunmak istediği
emsalsiz kahramanına bakarken,
zamanları,
tükenmemek üzere
ölümsüzleştirmeye çalışan
yarattığı dünya,
aslında bilmiyordu ki;
gün gelecek, solacak,
tablodaki hayal de aynı kalmayacak…

Baktığında yalana alışık olmayan aynalara
renklerini soracak
sırrı kaybolan gökkuşağı büyüsü,
ışıkları sönmüş bir ruhun,
yok olmuş bir cazibeyle
ayrılıklarına şahit olacak…

Her şeyi tek, kendisi,
benzeri olmayan
Sen renklerin efendisi!

Bilmiyordum ki;
hayatın yarını bu kadar kısa,
daha dün hazırlanırken
gökkuşağının merdivenlerinde
sana koşmaya,
bu gün bakıyorum
sen de direnemiyorsun
kaybettiğin sihrinle zamana,
tuvaller,
bittiğini fısıldıyorlar renklerinin…

Terk ediliş hüznüyle
yenisi olmayacak,
kalacaksın
eskimiş tabloların
tozlanmış raflarında…

Konuşulan bir zamanlar da
çaresiz,
gün gelecek eriyip gidecek,
anılmamak üzere bir daha…

Buruşturulup atılacak,
çatı arası tabloların yanına,
unutulup kaybolacak
tuvale hükmeden o bakışların,
hiç olmamış gibi silinecek,
izi kalmayacak hafızalarda…

Orhan ÇİMEN

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın