Mağrur önünde mağduruz başımız üstünde; rahmettir bazen yağmur olur yağar, şiddeti ateştir bazen kavurur yakar, verilmiştir bir kere karar hükümranındır hüküm biçare pervaneyiz döner dururuz döndükçe yok olur gideriz bir çift göz içinde…
Fotoğrafın geldi
yan profilden çekilmiş;
yüzündeki öfkeler seni anlatıyor,
savunmadasın,
hiddetin, yay kaşlarınla arkadaş…
Üçünden hangisi?
Merak konusu sendin…
Habersiz alınan resmin
“kayıtlardan silinsin…”
Öylesine özeldi ki;
Mutluluk ona hiç yakışmadı,
kaderin bedbahtı
bir bayram sabahı,
tükenmeyen sevdanın ümitsiz tarafı
pes dedi, ışıklar söndü,
haberci kuşlarına
artık denizler yasaklandı,
bir acı kahve hatırlatması,
bir iç çekiş,
ahizeleri ıslatan veda göz yaşları, hikâyenin asil güzel kadını,
kapattı bir sayfasını,
yaptı çaresiz buruk vedasını;
“içim çok yandı …”,
uzattı ellerime;
“sende kalabilir,
ne kadar tutabilirsin ki acılarımı?”
Yaralarına tuz basıldı
her mısrada mutsuz aradı,
isyandı
sözleri şakayla…
Hiç durduramadı;
Umutsuzlukları umut gösterdin,
doldurdun bir torbaya,
kapattın ağzını bağladın aklımı,
gönlümü hapsettin
gecelerin koynuna savurdun attın…
Beyaz bastona mahkûm,
sağır bir hükümlü yaptın…
Geride bıraktım sevinçli dünü
İzin ver bu vedayı
ilan edeyim matem günü…
Şaşırıyorum bazen
Sen ey! Meçhul aşk…
Yaşattığın hasret duygularında;
atıldığım dipsiz karanlık kuyulara
korkularla yok olan çığlıklara
muhtaç ettiğin yitmiş aklıma
yine de Seni
ne kadar sevdiğimi anlatıyorum.
Anlatırken Seni
acılarımın bittiğini,
uzaklaştığını hissediyorum…
gelincik çiçekleri gibi
sarıyorsun beni…
Hasretinle zoraki daldığım
uykularımı çalıyorsun geceleri…
Tan kızıllığını,
çok seviyorsun şafak vaktini
her alaca karanlıkta,
çıkıyorsun karşıma…
Tebessümün göz bebeklerimde,
sarmak istediğimde Seni
kayboluyorsun…
Yarı uyur uyanık yazmaya başlıyorum,
arzı halimi Sana…
Dün de yalnızdım,
masamda resmine bakarken dalmışım…
Saat saat yaptıklarını sayıkladım
uykuda…
Ne giyinmiştin?
Saçlarını nasıl yapmıştın?
kırmızı yakışıyordu dudaklarına…
Onlarca resminde hayale daldım,
şıkır şıkır,
o hafif oyunundaki silüetini gördüm,
karanlık pencereme aksın düşmüştü…
Biliyorum yorgunsun,
bayram,
çok geç oldu,
yatma vaktin,
alaca karanlıkta kalkacak,
dün geceyi, gördüklerimi yazdıracaksın
diye tekrarladım durdum kendime…
Dolunaya yakınız bu gün,
parmaklarında safir bir yüzük var,
güller, etraf yaseminlerle dolu,
başında menekşe tacınla,
gelincik çiçeğisin,
yüzündeki ay ışığınla,
baştan çıkaran bakışlarınla,
karşımdasın…
Yapayalnız Sen ve ben…
Göz kamaştırıyorsun
dilim tutuluyor yine,
tılsımın baş ucumda
bir an başım dönüyor,
efsane kokunla…
Kapanıyor aramızdaki
deniz mesafeleri,
tutmak üzereyken ellerini,
evet, bu kadar yeter!
Nidasıyla uyandırıyorsun beni…
Yine bir alaca karanlığında
yarım bıraktığın bir rüyada,
bırakıyorsun beni;
hayalin ve artık terk edemediğim,
şiirlerinle baş başa…
Özlemimiz bitmiyor,
yaşamamış olsak da dün…
Yokluklarda oğuşan ellerimiz
daha bir sıcaktı dün…
Evler daha soğuktu, yataklar ayaz
tutuşuyordu bedenler ateşti dün…
Uzayıp gidiyor dünler
bayramlarda dilimizde
bir başka anlam kazanıyor sevgiler
dostlar meclisinde…
Hep hatırladığımız
düne dair akılda kalan;
hep bir tebessüm ve bir gülümseme…
Bir özlem yaşıyoruz dün ile ilgili içimizde…
Yanlışlar, hatalar unutuluyor
sevgiyle anılıyor bayramlarda…
Yaslarımız da olsa
kaybettiklerimiz hep dünde
güzel anılarda…
Evet bugün bayram;
hasretimi bıraktım bir yana
ben de dünü anlatıyorum Sana…
Dünden bir gündü;
Seni gördüğüm o ilk günü hatırlıyorum…
Mahcup, tebessüm eden yüzünle,
pembe bluzunu, kot eteğini…
O zaman da şaşırmıştım,
söyleyememiştim söylemek istediklerimi…
Yanında mı oturmalıydım, karşında mı?
Ayak ayak üstüne mi atmalıydım?
Öyle güzeldin ki;
arkaya toplamıştın saçlarını…
Dündü o gün…
Ve o günden sonra
ne Sen Sen oldun, ne de ben…
Bugün yok artık o dün…
Çok özlüyorum dünü…
Tek bir günün bir kaç saatinde
sadece yüzüne bakarak,
şaşkın, ne söylediğini bilmeyen
kimi zaman titreyen ben…
Dünde kalan o bir kaç saat
anlatılamaz, anlaşılamaz
Sana ebedi bir bağlılığın
bir hikayesi olarak dünde kaldı…
Bugün bayram;
şimdi Sen çok uzaklardasın;
hüznünü aldım
mutluluğum yaptım,
sevgimin büyüklüğü kadar
ölesiye kıskandım,
öfkelerinde şaşırdım,
ayrılıklarında ağladım…
Yalnız kaldım,
ismini dağlara haykırdım…
Her umutsuzlukta
bıkmadım
her yeni günde yeniden umutlandım…
Bugün bayram
dün aslında geride kalmış
koskoca hatıra…
Acılar da olsa
istiyoruz hep; dün kirli kalmasa…
Dün gençliğimizdi,
bilmiyorduk bu günü, geleceği…
Pişmanlıklarımız dün için aslında,
küçücük bir sevgi varsa,
bu güne sermaye olacak
taşınacak bir sonraki bahara…
Aslında dün;
bugün tutunduğumuz
yaşama sevincimiz, umutlarımız…
Hatırlıyor musun desem?
biliyorum ki yüksek sesle; sen!…diyeceksin.
Sen aslında hayatımın
bitmeyecek dünüsün…
Pişmanlıklarım da olsan
terk edemeyeceğim geleceğimsin,
bitmiyorsun, biliyorsun ki;
hiç bitmeyeceksin…
Neler sığdırmaya çalışıyorsun,
küçücük dünyana…
Bense bakıp engin denizler diyorum
biçare gönlümü gönderiyorum
büyülü diye sinene…
Kalbimin en müstesna köşesine
ilmek ilmek işledim sevgimi
kainatın tüm sevgilerine eş kıldım
açılmış o güzelim gül goncasını
anlatırken seni meleklere,
durmuyorsun,
meylin hiç bitmiyor yabanlara…
Birileri imrenme gözlüklerini
takarken hayatına,
bakıyorum ısrarın yanlışlara…
Mazide kalan o ilk karşılaşma,
en kıymetli mirasım…
Nasıl görmüştüm ki hiç bitmedi kaldı
perili köşkün en değerli hatıralarında…
Bitmemeliydi o gün,
ne olurdu?
Ya da hep aynı kalsaydın
aziz saydığım büyülü günkü gibi…
Hiç olmadın sonraki zamanlarda,
sürdüremedin azize kisvetini asla…
Ne oldu sonra,
değişti birden güzel fıtratın…
Kısa bir rüzgâr esmişti hatırladım,
değdikçe yüzüne sevindin,
serinliklere imrendin,
hafifledin,
kimi gün poyraz olup estin,
bir lodos, bir karayel derken,
savrulup durdun
döküldün olgunlaşmamış meyveler gibi…
Neydi hevesin,
bak işte rüzgarlar bitti
zaman değişti
sallanıp duruyorsun
boşlukta, öylesine şaşkın…
Zarif, latif gömleğini
çıkarıp attın…
Çok şaşırıyorum;
her şeyin öylesine aşikâr,
asumanda Venüs’ken
tercihin neden hep aşağılar?
Hayran oluyorum fotoğrafına bakınca
seni tarifteki resmin eksik kalıyor yazdıklarımda,
mahcubum sana;
takılı kalıyorum dudaklarında…
Tek başına yazsam ciltlere sığmayacak,
hani bazen ürkek ceylan halini hatırlayınca,
diyorum işte; aşkı yaşatan tanrıca…
Neden gönderdim seni öyle uzaklara
denizler birleşse engeller kalksa
bir koşu mesafesi tutabilsem ellerini,
avuç içlerini,
koklasam seni…
Yahut zamanı değiştirsek
doğduğun güne gitsek,
yeniden başlasak hayata,
sen ve ben beşik kertmesi…
Hayal bu ya;
sınırları tanımıyor gönül,
yumunca gözlerimi
hiç yanımdan ayrılmıyorsun ki…
Girdiğin rüyalarımda
yaşanan aşklarda
korkusuzca;
hiç yolculuk yapmadan koynumda
nefesler karışınca,
tenlerin alevlenmiş kokuları
istetiyor dayanılmaz aşk oyunları…
Mesafeler kalksa,
beyaz kokan küçücük bir odada
yıllanmış bir şarap gibi
yudum yudum içsem seni…
Adına aşkın sarhoşu,
çıldırmak mı demeli?
Her fısıltı hasret inlemeleri,
baş döndürücü bulut gezintileri
öyle güzelsin ki;
istesem bir dünya hayali
hiç doymuyorum,
doyamıyorum,
durdurmalı şu zalim saatleri…
Sana ne demeli?
Olur mu?
Masalların en güzel perisi?