Savrulan saçların parlayan bir alev,
yangındı gözlerin,
sazende sarhoşuydu ten kokun,
dudakların gibi kor kor yakan
sekmelerindi yazılı olan
can ateşi mektuplarında,
anlıyorum ki;
her gün topuklarınla çiğnediğin
kaldırım taşları kadar şanslı değilmiş
kalemim,
mürekkebi kan
çift başlı hançerle yüreğimden damlayan…
Geceler boyu yudum yudum içtiğim
yalnızlıkları,
saymazsan
yağdırdığın karları,
yetmedi,
kahreden gurbete;
buz dağına sürgünü,
kırdığın aynalardaki
sır kalan hıçkırıklarımı
anlatıyordu,
büyülü kelimelerin
içine can ateşi koyduğum mektuplarında…
Sokağınızda beklerken iliklerime işleyen
yağmur damlaları
dudaklarının şehvet ışıltısı,
gülüşün,
peri masallarının masumiyeti,
ismine
kutlu sonsuzluk denilmişti,
şarkıların
hepsi neden buselik-ti?
Sendin bütün bir dünya,
talan ettiğin aklımı,
arayıp durduğum rüyalarımda
kadınlığın yine orada,
uykularımda,
ellerime verdiğin boş yapraklara
yazdırıyorsun zevkle kusursuz bedenini
ve o kadar uzatıyorsun ki;
bitmek bilmiyor gecenin karanlığında
üstündeki siyahın çıplak satırları;
inci tanesini,
Seni anlatılıyordu
can ateşi mektuplarında…
Sevmediysen can ateşi mektuplarını;
bir güvercin telaşında
kıskanan kalbin
öfke dağlarını bekleyen kaybetme korkularını
yok say,
yok say
her hecesinde bin bir çiçekle bezenmiş
kokunun gizlendiği
sayfaları,
gerçekken hayale, ardından düşlere yolculukta
bu kaçıncı veda
bilmem ama
hepsini, bütün geçmişi de yok say…
Ne güzel, adımların şimdi baharda
mevsimler beklemiyor
göz açıp kapadığında
başlıyor yaprak dökümleri sonbaharda,
bir son olmalı fani hayatında
geriye baktığımda
sadece “adın kalmalı”
kaybetmek için çok erken olsa da
seni kitaplarda bırakıp,
dönmeliyim sessizce ve sakin,
alışmalıyım,
pencere önü çiçekleriyle
gurbet akşamlarında yokluğuna…
Orhan Çimen