Bahardı seni bana getiren mevsim,
öylesine mahcup, bakınca gölgelerle doluyordu yüzündeki tebessümler…
Ardından, bir yaz akşamıydı muhteşemdin mor ötesi siyah lâle…
Narin boynun, çekici saltanatın asil duruşunda saklanıyordu siyah lâleler…
Zarafetin gizemini, rüzgârın muhteşem ahengiyle öpüştüren
kadife tenli laleler gibi salınıyordun uzaktan baktığımda siyahlar içinde
suskun lâle sessizliği vardı yüzünde…
Fark etmiştin o zaman karşında duran aşkın bir çift gözünü,
Artık biliyordun sarsılmaz gücünü
ve anlamıştın ellerinde tuttuğun esaret mührünü…
Lâle bahçelerinin en güzel siyahı;
kördüğümü ile düğümlemişsin yüreğimi,
ayrılık yeminleri de beyhude, hiç fark etmiyor,
çözemiyorum, aklımın yetmediği sihrini…
Kelebekler gibi kıpır kıpır uçuşan ruhunun peşinden,
çocuk saflığı ile koşuyorum.
Mahcup yüzüne benziyor Ay’ın bütün halleri,
durmadan değişiyor sevginin gözlerindeki ışıltılı renkleri…
Göğüs kafesime sığdırıyorum, aşka dair masumiyetleri
sende tekleştiriyorum sevgileri ve bütün sevilecekleri…
Senin aşkını yaşamak,
bütün bir âlemi, sonsuzluk penceresinden seyretmek gibi…
Uçsuz bucaksız gökyüzünde nefeslerimizin karıştığını düşlemek,
morun büyüsünde eriyip kaybolmak gibi…
Bazen diz çökülesi cömertliğin, kimi zaman yüreğime saldığın korkuların,
mehtabın hülyalı renkleri gibi…
Sen ezelden yazılmışsın avuçlarımdaki kalp çizgilerine
bitmiyor hicran ateşin,
terk edemiyorum, alev alev sarıyorsun ruhumu
aşkınla dolup taşıyorum…
Tutulmuşum ince hastalığına, çaresiz açıyorum bağrımı,
gözyaşlarım pınarlarında donmuş, lâl olmuş dillerim
hiç ayrılamadığım hayal durağında yıllanmış bekliyorum;
unutmuşum lisanı lügati istesem de artık konuşamıyorum
yetmiyor nefesim, semaya yükseliyor inlemelerim…
Hasretim sana yokluğunla tel tel dökülüyor ruhum…
Kara kışta gibiyim çok üşüyorum, teninin sıcaklığını özlüyorum…
Sensiz yürüdüğüm bütün yollarda şaşkın bir garibim, kayboluyorum…
Taşıyamıyorum kaç bin oldu? Kaç bin kere ettiğim ayrılık yeminleri,
sonra kendi kendime sakladığım öfke nöbetleri…
Yapabildiğim tek şey; isyan etmek sensiz geçen zamanlara,
yenik düşüyorum tutkuna, pişman oluyorum tutunmak için sevdana
yakarışlarla dönüyorum aşkının ilk heyecanına,
Sana koşuyorum, Seni, imkansızı, bırakamıyorum…
Lâle bahçelerinin en güzel siyahı;
hiç durmadan hırpaladığın tükenmek bilmeyen umutlarım;
heyecandan titrerken sarıldığım, yalnızlığımın yakuttan örtüsü…
Sen öyle değerlisin ki; kusursuz endamına yetmiyor irfanım…
Muhabbet kuşu oluyorum, çılgınlık ötesi kıskanıyorum
şahin oluyor kanat çırpıyorum etrafında, dönüp duruyorum çığlık çığlığa…
Seni öyle çok seviyorum ki;
üzülsem de efkârın içinde Sen olunca sevinçle doluyorum,
sevdanın bütün matem acılarıyla zevkten zevke koşuyorum…
Rüyalardayım geceler boyu hep seninle;
ölümle hayat arasındaki bir zamanı
yaşarken ölünen, ruhlarımızın semalara çıktığı zamanı,
tadıyorum aşkların zaman tanımaz zaman ötesi zamanını…
Sen öyle güzelsin ki;
Ne sözler anlatabilir ne de sazlar hali hakikatini,
üzerinde sanki arşın karanlık gölgesi
resmedebilir seni ancak baharın bir tek siyah lâlesi…
Cennetim bab-ı esrar gözlerine dalsam
sonsuzluğunda sır olup, hüznünde kaybolsam…
Ve ben bir dilek tutsam;
Sen, ne olur bana gel desen
kirpiklerinin kavuşma anı dokunuşunda,
titretse dudaklarımı sıcacık bir busen…
Aşkın doyumsuz sihrinde, kâinatın bilinmeyen gizeminde
seninle kanatlanıp uçsam ve burcunla hayatına girsem
okşarken saçlarını, her bir teline nâmeler yazsam,
kudretine sığınsam ve boyun eğsem gücüne
Bin ömür yaşasam seninle; Sen sultan, ben kölen olsam…
Orhan Çimen